Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, partisinin Adana 1. Olağan Kongresi'ne videokonferans ile katılarak açıklamalar yaptı.
Davutoğlu'nun açıklamaları şöyle:
Buradan sizlerin şahsında, öncü şehrimiz Adana’yı ve onun ilçeleri Aladağ’ı, Ceyhan’ı, Çukurova’yı, Feke’yi, İmamoğlu’nu, Karaisalı’yı, Karataş’ı, Kozan’ı, Pozantı’yı, Saimbeyli’yi, Sarıçam’ı, Seyhan’ı, Tufanbeyli’yi, Yumurtalık’ı ve Yüreğir’i yürekten selamlıyorum.
Adana tarım, ticaret ve sanayi alanındaki modernleşmemizin de , yerel demokrasimizin de öncü şehridir. Bakınız öylesine çarpıcıdır ki Adana Belediyesinin kuruluşu 1871, daha ilk modernleşmeyle birlikte ilk kurulan, yapısal anlamda ilk kurulan belediyelerden biri. İlk demiryollarımızdan biri Adana ile Mersin arasında 1886’da tamamlanmış. Adana Ticaret Odası 1894’te, Adana Ticaret Borsası 1913’te kurulmuş.
Türkiye’nin geleceğini inşa etmek üzere kurduğumuz partimiz açısından da Adana siyasetimizde öncü bir rol oynayacaktır.
Buradan sizlerin şahsında, öncü şehrimiz Adana’yı ve onun ilçeleri Aladağ’ı, Ceyhan’ı, Çukurova’yı, Feke’yi, İmamoğlu’nu, Karaisalı’yı, Karataş’ı, Kozan’ı, Pozantı’yı, Saimbeyli’yi, Sarıçam’ı, Seyhan’ı, Tufanbeyli’yi, Yumurtalık’ı ve Yüreğir’i yürekten selamlıyorum.
Gerçekleştirmekte olduğumuz 1. Olağan Kongremiz bu açıdan çok özel bir önemi haizdir. Bugün ülkemizin geleceği için Adana’yı ve Adanalıları tekrar öncü bir rol oynamaya davet ediyoruz. Bu çerçevede öncü şehrimizde öncü bir rol oynayan Kenan beyi ve ekibini tebrik ediyorum.
Aslında bu kongremizde sizlerle birlikte olmak ve Van’dan Tekirdağ’a, Ardahan’dan İstanbul’a, Batman’dan Bartın’a, Diyarbakır’dan Konya’ya kadar uzanan illerimizdeki kongrelerimizde yaşadığımız coşkuyu yaşamak istiyordum.
Ancak, korona salgınında yaşamakta olduğumuz yeni dalga bazı tedbirleri almamızı zorunlu kıldı.
Kongrelere katıldığımız illerimizde sadece havaalanında ve kongre salonunda değil sokaklarda da gördüğümüz yoğun ilginin hem teşkilat mensuplarımıza hem de vatandaşlarımıza risk oluşturmaması için bazı tedbirleri alma ihtiyacı hissettik.
"GİRESUN'DA MİTİNG YAPAN İKTİDAR GİBİ SORUMSUZ DAVRANAMAZDIK"
Biz sağlık bakanının birinci dalganın ikinci pikini yaşıyoruz dediği günlerde Giresun’da çevre illerden gelen vatandaşlarımızla birlikte miting yapan iktidar yetkilileri gibi sorumsuz davranamazdık.
Geçtiğimiz günlerde Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız Nedim bey il kongrelerimizin salgın için gerekli tedbirler alınarak asgari katılımla yapılması yönündeki kararımızı vatan sathındaki il yöneticilerimize tebliğ etti.
Gelecek Partisi resmen kurulalı henüz dokuz ay oldu. Ancak; programıyla, ilkeleriyle, değerleriyle, kadrolarıyla ve bu zor zamanda gösterdiği performansla ülkemizin en güçlü, en köklü partilerinden birisi olacağını ispatladı.
Doğudan batıya, güneyden kuzeye Anadolu’yu harmanlamaya başladık. Bu kısa süre içinde, pandemi şartlarına rağmen Adana ile birlikte 23 ilimizde ve 198 ilçemizde kongremizi tamamladık. Bundan sonra da aynı tempoyla yurdumuzun dört bir yanında milletimizle buluşacak, dertlerini dinleyecek, tavsiyelerini ve hayır dualarını alıp daha güçlü bir şekilde yolumuza devam edeceğiz.
Bizi medya ambargoları ve yok sayma taktikleri ile durduracaklarını zannedenlere bir kez de Adana’dan sesleniyorum: Çabanız boşunadır, pandemi şartları imkan verdiği ölçüde adım adım vatan sathını dolaşarak milletimiz ile buluşacak ve bu ambargoları kırarak milletimize sesimizi ulaştıracağız.
Siyasette esas olan medyada görünmek değil, milletin kalbine girebilmektir. Öncelikle bu noktaya gelmemizde katkısı olan sizlere, bütün kardeşlerimize teşekkür ediyorum. İmkansızlıkları, baskıları, ahlaksızlıkları, zorlukları umursamadan TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNE SAHİP ÇIKTIĞINIZ için size şükranlarımı sunuyorum.
Türkiye’nin çok önemli, can yakıcı sorunları var. Bu sorunların çoğu da mevcut iktidarın çözüm üretememesinden, milletin dertleriyle dertlenmeyi bırakmasından, liyakat yerine körü körüne sadakati öncelemesinden, kendi gündemini milletin gündeminin üstünde tutmasından kaynaklanıyor. İktidarın Koronavirüsle mücadelede konusundaki lakaytlığını, ciddiyetsizliğini görüyorsunuz. Uzunca bir süredir, her akşam düzmece bazı rakamlar açıklamaktan başka koronavirüsle ilgili hiçbir gündemleri yok.
İllere yönelik, sektörlere yönelik, yaşa yönelik hiçbir ayrıt edici politikaları yok. Hiçbir önlem almadıkları gibi milletimizin kendi önlemini almasını sağlayacak gerçek rakamları vermekten de kaçıyorlar. Sağlık Bakanı her akşam Koronavirüs nedeniyle hastalanan ve hayatını kaybeden vatandaşlarımıza ilişkin rakamlar açıklıyor.
Öncelikle vefat eden tüm vatandaşlarımıza rahmet, hastalarımıza şifa, ailelerine sabır ve metanet diliyorum. Hükümet bu konuda çok yanlış bir politika izliyor. Gerçek rakamların verilmemesi dolayısıyla ülkemizin durumunun ne olduğunu hiçbirimiz bilmiyoruz.
Aranızda Sağlık Bakanlığının açıkladığı rakamların doğru olduğunu, gerçek durumumuzu yansıttığını düşünen var mı? Her birimiz kendi akrabalarımızın, tanıdıklarımızın, hemşerilerimizin şahit olduğumuz durumlarına bakıp gerçek rakamın hükümetin açıkladığı rakamın kat kat üzerinde olduğunu biliyoruz. Açıklama yapan bakanlık da inandırıcı olmadığının farkında.
Daha iki gün önce Sağlıkla ilgili birçok sivil toplum kuruluşu ortak bir bildiri yayınlayarak kelimenin tam anlamı ile alarm verdiler. Artık tükeniyoruz, yorulduk, bizi duyun dediler. Tek dertleri hangi rakamı açıklarsak zaten çamura saplanmış ekonomi daha da batağa sürüklenmez.
"SAĞLIK BAKANLIĞI'NI GERÇEK RAKAMLARI AÇIKLAMAYA DAVET EDİYORUM"
Tek dertleri, ne yaparsak artık çuvala sığmayan mızrağı biraz daha saklamayı başarırız. Sağlık Bakanlığı’nı biran önce gerçek rakamları paylaşmaya, vaka ve ölüm sayıları üzerinde sır perdesini aralamaya, hükümeti de il, bölge ve yaş eksenli ayrıntılı bir strateji geliştirmeye davet ediyorum. Sağlık bakanlığı sağlık çalışanlarının hukuklarını korumaktan bile aciz.
Dün Kayseri kongremizde yaptığım konuşmada Aile Hekimlerinin sorunlarını gündeme getirmem büyük yankı yaptı. Aile hekimlerimizden yoğun teşekkür mesajları aldım. Ben de kadirşinaslıkları dolayısıyla kendilerine teşekkür ederim. Biz Gelecek Partisini haksızlıklar ve adaletsizlikler karşısında susmak için değil, sesini duyuramayanların sesi olmak için kurduk.
Aynı yönetme sorunu Milli Eğitim Bakanlığında da yaşanıyor. Türkiye nüfusu genç bir ülke. Milletimiz çocuklarının eğitimine her şeyden daha fazla önem veriyor. Ülkemizde sadece zorunlu eğitimdeki öğrenci sayısı 20 milyon civarında.
Hükümet okulların önce 31 Ağustos’ta açılacağını duyurdu, ardından bu tarihi 21 Eylül’e erteledi. Bu karara rağmen, okulların açılıp açılmayacağına ilişkin herhangi bir netlik yok. Bunun temel sebebi, okulların açılmasına ilişkin hükümet tarafından hiçbir objektif kriterin ortaya konamamış olmasıdır.
Hükümetin okulların açılmasına ilişkin somut bir stratejisi yoktur. Milli Eğitim okulların açılmasıyla ilgili ikna edici, güven verici bir stratejiye sahip olmadığı gibi, okulları açmaya yönelik hiçbir ciddi hazırlık içerisinde de değildir. Okullar mevcut yapılarıyla mı eğitime devam edecekler, sınıflar nasıl bölünecek, sınıfların öğrenci sayısına göre herhangi bir planlama yapıldı mı? Kamuoyuna yansıyan hiçbir ikna edici açıklama mevcut değildir.
Milli Eğitim Bakanlığı adeta Sağlık Bakanlığı’nın veya Cumhurbaşkanı’nın okulları açmama kararından medet ummaktadır. Değerli Kardeşlerim, eleştirdiğimiz konulara ilişkin çözüm önerileri de geliştiriyoruz. Bize göre; okulların açılmasına ilişkin temel strateji şu olmalıdır:
Vaka sayısı veya yoğunluğuna göre somut bir kriter ortaya konmalı ve o kritere göre okulların açılıp açılmayacağına karar verilmelidir. Salgının kontrol altında olduğu her yerde en azından belirli sınıf ve yaş düzeylerinde okullar açılmalıdır.
Salgının kontrol altında olduğu yerlerde veyahut hiçbir vaka olmayan bir yöremizde eğitim-öğretime ara vermenin makul bir gerekçesi yoktur. Çalışan anne ve babaların ihtiyaçları göz önüne alınarak esnek politikalar benimsenmelidir. Yeni okula başlayacak çocuklara ilişkin özel politikalar geliştirilmelidir.
Okula başlayacak ve yeni bir öğretmenle tanışacak olan birinci sınıf çocuklarının psikolojileri dikkate alınarak uygun çözümler üretilmelidir. Bu kapsamda okulların temizlik ve hijyen malzemesi ihtiyaçları sağlanmalı ve temizlik personeli artırılmalıdır. Özellikle dezavantajlı çocukların pandemi dolayısıyla oluşan kayıplarının telafi edilmesi ve okul ihtiyacının karşılanması için ek tedbirler alınmalıdır. Yoksul aile çocuklarının uzaktan eğitimlerinin aksamaması için ücretsiz tablet veya bilgisayar verilmelidir.
Adana deyince son yıllarda aklımıza gelen bir başka hikâye daha var. Hikâye diyorum çünkü gerçekten bu hepinizin benden çok daha yakinen bildiğiniz olay bu koalisyon iktidarının her şeyini tek seferde anlatmaya yetiyor. 30 Mart 2016’da o zaman Adana Büyükşehir Belediyesinin MHP’nin elinde bulunduğu dönemde Devlet Bahçeli Köprüsü olarak temeli atılan köprünün hikayesi.
BAHÇELİ KÖPRÜSÜ AÇIKLAMASI
Sayın Bahçeli’nin isminin köprüye verilmesini “gurur vesilesi” gördüğü 2016’dan; yahu benim adımı buradan kaldırın Erdoğan olsun bu köprünün ismi demeye başladığı 2020’ye kadar neler oldu neler! Köprü ilk önce 115 milyona ihale ediliyor. Sonra bu ihale iptal ediliyor, yeni ihale ile 215 milyona yapılacağı ilan ediliyor.
Resmen açık artıma gibi… Emin olun mal pazarında göremezsiniz bu manzaraları.195 milyon para harcanıyor. Yani köprünün neredeyse bitmiş olması lazım.İlk ihaledeki 115’i ciddiye alırsanız 80 milyon TL sı da fazladan harcanmış.Sonra seçimi kaybediyor Cumhur İttifakı, yeni başkan köprünün bitmesi için ihale bedelinin iki katı yani 400 milyona yakın daha paraya ihtiyaç olduğunu söylüyor.
Çıktı mı 2016’da 115 milyona ihale edilen Devlet Bahçeli köprüsü 600 milyona. Tabi Belediye Başkanı Sayın Zeydan Karalar’a olmadık tepkiler gösteriyorlar. Sanki o batırmış gibi Devlet Bahçeli köprüsünü.
Ne mi oluyor en sonunda: İki şey oluyor. Birincisi Bahçeli dört yıl öncesi gurur vesilesi gördüğü isminin köprüye verilmesi işinden cayıyor. Erdoğan’ın ismi verilsin diyor.
İkincisi, köprü için Cumhurbaşkanlığı bütçe başkanlığından 700 milyon kaynak onaylandı. Cumhurbaşkanı ise 530 milyon verileceğini söyledi. Başka bir deyişle, köprü eğer biterse, 830 milyona bitmiş olacak. Hasılı kelam, bu koalisyon iktidarının hikayesinde: 115 milyona yapılacak köprü 830 milyona mal oluyor demektir.
Burada neye yanalım bilmiyorum. Dağa taşa kendi isimlerini vermelerine mi?
Harcanan milyonlara mı?
Aleni yolsuzluk yapılıyor diye bağıran yatırımlara mı?
Bu kadar aleni yolsuzluk olunca isimlerini bile geri çekenlere mi?
Bu Deli Dumrul köprüsüne hanginizin ismini verecekseniz aranızda anlaşın. Ama asla şehitlerin kanıyla abideleşmiş 15 Temmuz'u alet etmeyin.
15 Temmuz sizin bile yaşanan yolsuzluktan çekinerek isminizi geri çektiğiniz yolsuzlukların ayıbı örtmek için alet etmeyin!
Biz kendilerine yardımcı olalım.
Köprünün ismi Bahçeli mi Erdoğan mı olsun diye sancı çekmelerine gerek yok.
Bu köprünün ismi bellidir.
Sayın Bahçeli’nin üslubuyla söylersek; Bu köprünün harcı liyakatsizlik, planı ciddiyetsizlik, temeli yolsuzluktur.
İsmi de bellidir: Deli Dumrul köprüsü, Deli Dumrul…
Tıpkı diğer Mega Projeleriniz gibi.
Geçilmeyen köprüler, gidilemeyen hastaneler, çalışmayan havalimanları gibi.
150 milyar dolara yakın borcu milletin sırtına yüklediğiniz Deli Dumrul yatırımları gibi.
"BUNUN ADI PRESTİJ YOLSUZLUĞUDUR"
Burada siyasi ahlak çerçevesinde bir konuya daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum.
Dikkat ediniz bu köprü meselesinde Bahçeli de Erdoğan da sanki köprü kendi şahsi hayırları ile yapılıyormuş gibi birbirlerine isim lütfunda ya da jestinde bulunuyorlar.
Son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: “Kamu kaynakları ile yapılan yollara, köprülere, okullara, üniversitelere, barajlara ve kamu binalarına yaşayan siyasilerin ismini vermek prestij yolsuzluğudur.”
Evet, bu kavramı ilk kez kullanıyorum ve siyasi ahlak ile ilgili herkesi bu kavram etrafında tartışmaya davet ediyorum: Prestij yolsuzluğu.
Kast ettiğim şey açıktır: kamunun ortak mülkiyeti olan kamu kaynakları kişilerin isimlerinin, şanlarının ve şöhretlerinin yaşatılması için kullanılamaz.
Eğer başbakanlık dönemimde engellenmemiş olsaydım bu hükmü siyasi etik yasasına koyacaktım.
Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde en küçük belediyeden cumhurbaşkanlığı makamına kadar her düzeye sirayet etmiş böylesi kibirli, egoist ve ben-merkezci bir yaklaşım söz konusu değildir.
Devlet adamlarının kendilerinin ya da yakınlarının bağışları ile kurulan bazı akademik kürsüler ya da bazı havaalanlarına münhasır ve münferit istisnai uygulamalar hariç hiçbir demokratik ülkede yaşayan siyasileri bırakın vefat etmiş olanların dahi isimleri verilmez.
O dünyevi diye yargıladığımız batı toplumlarında siyasiler kendi isimlerini yaşatmak için kamu kaynakları ile yapılan okullara ve üniversitelere isim vermemişlerdir. İngiltere’de Oxford veya Cambridge Üniversitesi vardır ama Churchill Üniversitesi yoktur. Fransa’da Sorbonne vardır, ama Chirac Üniversitesi yoktur. Almanya’da Heidelberg Üniversitesi vardır, ama Kohl üniversitesi yoktur.
Hele bugün yaşayan siyasiler olarak Merkel’in, Macron’un, Boris Johnson’un hatta çizgi dışı tavırları artık kanıksanan Trump’ın isminin dahi kamu kaynakları ile yapılan bir üniversiteye verilmesini teklif etmek kimsenin zihninden dahi geçemez; çünkü demokratik toplumların en önemli farkı şahsi kaynak ve alan ile kamu kaynak ve alanını ayırt eden ilkelerin benimsenmiş olmasıdır.
Her şeyi bir kenara bırakın, yaşayan bir siyasinin adını taşıyan bir üniversiteye giren ama o siyasetçiyi benimsemeyen bir öğrencinin ruh hali niçin düşünülmez?
O üniversitenin yapımında o öğrencinin babasının vergisi de varsa o öğrencinin psikolojisi o siyasinin prestijinden daha önemlidir.
Kişi kültüne karşı mücadele etmek üzere siyasete girdiğini iddia edenlerin kendi şahsiyetlerinin kültleşmesi için her bir köşeye isim verme merakları nedendir ve daha acısı her gün maneviyattan bahsedenler bunu niye sorgulamazlar?
O kullana kullana tüketilen kadim kültürümüzdeki güzel bir deyişle ahlak bir qal meselesi değil, bir hal meselesidir; söz ile değil eylem ve duruş ile gösterilir. Dünyevileşmekten ve maddileşmekten sakınmak her gün ahlak nutukları atarak değil, hal ile gösterilir.
Tatmin edilmek istenen siyasilere bir mekana isminin verilmesinin teklif edilmesi de, o siyasetçinin bunu kabul etmesi de siyasi ahlaka ve evrensel siyasi etik kurallarına aykırıdır.
İsmini yaşatmak isteyen kendi parasıyla yaşatsın, kamu parasıyla değil.
Birine bir mekan ismi vererek onu tatmin etmek isteyenler de bunu kendi keselerinden yapsınlar, kamu kesesinden değil.
Kamu kaynakları siyasilerin birbirine prestij ikram etme araçları değildir.
Siyasilerin görevi kamu kaynaklarını kutsal bir emanet olarak korumaktır; ona buna prestij ikramında harcamak değil.
Dışişleri bakanlığı görevini üstlendiğim ilk haftalarda Konya’da bir okula ismimin verildiğini duyduğumda tabelayı indirttim ve “benim sağlığımda hiçbir kamu mekanına ismim verilmeyecek” dedim ve bu konuyu yakından takip ettim.
Başbakanlık görevini üstlendiğimde kamu görevlilerinin hediye almalarını ve isimlerini kamu mekanlarına vermelerini yasaklamıştım.
Bana hediye vermek isteyenlerin ise ağaç dikmelerini söyledim. Bu ağaçlardan oluşan bazı yerlerde ismimle anılan küçük tabelalar konmuştu; sağ olsunlar onların çoğunu da Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra söktüler. Tepki göstermemi isteyen arkadaşlara da “iyi yapmışlar ben onlardan da rahatsızdım, biz kendi ismimizi değil, milletimizin şanını yüceltmek için siyaset yapıyoruz” dedim.
Yanlış anlaşılmasın; kendimden bahsederek ahlak dersi vermek niyetinde değilim. Bu tutumun ahlaki bir tutum olduğunu da düşünmüyorum. Kamu kaynakları ile yapılan mekanlara ismini vermemek ahlaklı olmak demek değildir; olması gereken budur. Olması gerekeni yapan özel bir şey yapmış olmaz, ahlakilik iddiasında da bulunamaz.
Bu şahsi tutumu ve tecrübeyi zikretmemin sebebi prestij yolsuzluğu kavramını kullanmam dolayısıyla harekete geçecek trol çetelerine şimdiden cevap vermektir.
İktidara geldiğimizde çıkaracağımız siyasi etik yasasının bir maddesi olacak olan şu umdeyi tekrar zikrediyorum ve ümit ediyorum ki Türk siyasetine bir hastalık olarak sirayet eden bu isim verme yarışına bir son verilir:
“Kamu kaynakları ile yapılan hiçbir binaya, yola, köprüye, okula, üniversiteye, baraja, stadyuma vb. mekana yaşayan siyasilerin adı verilemez; kamu kaynakları şahsi prestij için kullanılamaz.”
Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz aylarda Korona salgını ile birlikte derinleşen ekonomik krizi çözmek için iktidarın tüm ulusal ve uluslararası normlara, teamüllere aykırı politikalar uygulamakta olduğunu sizlerle sıklıkla paylaştım.
Bankacılık sistemi, bugüne kadar düşünülmesi dahi zor olan uygulamalara girişerek uzun bir zamandır “Kredi ver de nasıl verirsen ver” kafasıyla yönetilmeye çalışıldı.
Son günlerde finansal piyasalarda yaşanan dalgalanmaları gören iktidar ise uyarılarda bulunduğumuz bu politikalarda açık bir geri vites halinde.
Önce istedikleri gibi düşürebileceklerini sandıkları faizi “artırmıyormuş gibi yapıp” 300 baz puanın, yani yüzde üçün üzerinde artırdılar,
Kamu bankalarının kredi artış hızını %86’dan %36’ya sert bir biçimde yavaşlattılar,
Kredi verme hızını artırmak için masa başında 3-5 bürokratla hazırladıkları “aktif rasyosu” garabetinin işleri daha karmaşık hale getirdiğini görüp esnettiler,
Son olarak ise geçtiğimiz hafta tüketici kredilerinde vadeyi 60 aydan 36 aya çekerek sınırlandırdılar.
Bu nedir biliyor musunuz kıymetli kardeşlerim,
Hani yeni araba öğrenmeye çalışan birisinin freni, debriyajı, gazı ayarlayamamasıdır.
Şimdi daha gaz fren dengesini ayarlayamayan acemi bir şoföre güvenip ulusal ve uluslararası yolculuğa çıkar mısınız?
Sabah akşam faizler iniyor diye konuşuyorlar faizler artıyor. Hem de ne artma. Dünyada örneği yok örneği.
İki ay önce akıl almaz oranlarla kredi gazına basıyor sonra bütün gücüyle frene yüklenip kesiyor neredeyse bütün piyasaya takla atlatıyor.
Oysa bizim ekonomi ekibimizin de içinde olduğu hemen tüm iktisatçılar;
Gelişmiş ülkelerin 30, gelişmekte olan ülkelerin ise 3 katı enflasyonla yaşayıp, üstüne dünyanın en hızlı para ve kredi genişlemesini yaparak enflasyonla mücadele edilmez diye uyarmıştı.
Yanlış uygulamalara devam edilirse hem fiyat istikrarı hem de finansal istikrar daha da bozulur demişti.
Hali hazırda kırılgan olan dolar kuru daha da yükselir demişti.
Ama ne fayda?
Yanlışlarında ısrar ettiler.
Nasıl olsa onlar için hata yapmanın bir bedeli yok. Özür yok. İstifa yok. Hesap vermek yok.
Yine benzer bir biçimde Türk Lirasının değerini korumak için 100 milyar dolarlık Merkez Bankası rezervlerinin arka kapı operasyonları ile satılmasının, uluslararası piyasalarda TL’nin arzını kurutmanın hiçbir faydası olmayacağını defalarca anlattık.
Bakın ne oldu?
"TÜRK LİRASININ DEĞERİ BİTME NOKTASINA GELDİ"
Türk Lirasının uluslararası piyasalardaki derinliğini bitme noktasına geldi.
“Faiz düşerse enflasyonda düşer!” diyen sözüm ona yenilikçi para politikası stratejisi izleyip,
Samimi ve inandırıcı bir enflasyon mücadelesi yapmayıp,
Yılların kazanımı olan mali disiplini bir kenara atıp,
Sanki hiç ödenmeyecek gibi kamu borcunu rekor düzeyde artırıp,
Bunlar yetmiyormuş gibi merkez bankası rezervlerini satarak bankalarımızın swap yapmasını yasaklayıp,
Milli paramızı koruyabileceğinizi sanmanızın bedeli olarak; derinliği kaybolmuş, herkesin “aman bulaşmayayım” dediği bir para birimi kaldı elimizde.
Buradan iktidara soruyoruz:
İtibarı ve derinliği kaybolmuş bir para birimiyle mi yapacaksınız yerel para cinsinden dış ticareti?
Böyle mi kıracaksınız ihracat rekorlarını?
Türkiye bu şekilde mi küresel veya bölgesel bir güç ve/veya çekim merkezi haline gelecek?
Değerli Kardeşlerim,
Sadece eleştirilerimizi değil Gelecek Partisi olarak her konuda önerilerimizi, tekliflerimizi açıklıyoruz.
Amacımız hem yanlışları en açık şekilde kimsenin tehdidine kulak asmadan dile getirmek hem de bu yanlışlar karşısında doğru yolu da göstermektir.
Buna da her fırsatta devam edeceğiz.
Hatırlarsanız; Korona virüsün salgın olarak tescil edilmesinin hemen ardından Gelecek Partisi olarak ciddi bir hazırlık yaparak muhtemel ekonomik kırılganlıkları ciddi ve açık bir şekilde dile getirdik.
Bu kırılganlıklar geçen altı ay içerisinde çok daha fazla artarak maalesef ekonomideki krizi tam anlamıyla yapısal hale getirmiştir.
Daha da kötüsü bu yapısal krizi oluşturan liyakatsiz ve ciddiyetsiz ekonomi yönetimi ne krizin ne sorunların ne de yaşanan felaketin farkında.
Hatta ekonomimizin uçtuğunu, şaha kalktığını iddia ediyorlar.
Bir ekonomi bakanı düşünün, geçen hafta açıklanan Ekonomi Güven Endeksi 80 küsürlere çıktı diye övünüyor.
Cumhurbaşkanı da bugün yaptığı konuşmada bunu tekrar edip durdu.
Bu bakan Ekonomi Güven Endeksinin 200 üzerinden hesaplandığını, 100’ün altında olunca ekonomiye güvenin ciddi anlamda azaldığını da bilmiyor.
Cumhurbaşkanı da ona güvenip aynı argümana sarılıyor.
Dolar yükselince “Dolarla ne işimiz var” diyen bakana dolarla ülkenin ne işi olduğunu anlatmak da, 100’ün altına inmiş Ekonomi Güven Endeksi’nin ekonomiye güvenin ciddi şekilde sarsıldığını gösterdiğini anlatmak da bize düşüyor.
Bakın Sayın Erdoğan hafta sonu Türkiye’yi “dünyanın en büyük 13. Ekonomisi” ilan etti.
Buyursun bize de anlatsın Türkiye nasıl dünyanın en büyük 13. Ekonomisi!
Son iki yılda 200 milyar dolar milli gelir kaybederek nasıl dünyanın en büyük 13. Ekonomisi olduk.
Buzdolabı, çamaşır makinesi hesabında olduğu gibi aynı taktiği uygulayıp “müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış” mantığıyla;
Ülkemizin dünyada milli gelirdeki gerçek sırası olan 19.luğu kapatmak için satın alma gücü paritesine göre Türk ekonomisinin büyüklüğünü anlatmaya başladı.
Gerçek durum şu:
Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir; uluslararası kurumların oldukça negatif beklentilerinden daha olumlu bir tahmine göre dahi, yaklaşık 2.500 USD azalmış.
Başka bir deyişle yaklaşık "200 milyar USD'lik!!" bir gelir kaybı yaşanmış ülkede. Türkiye kişi başına milli gelirde 15 yıl kaybedip 2006 seviyesine geri dönmüş.
2017 yılsonunda 72. sırada olduğumuz kişi başına gelirde, 2020’de yaklaşık 20 sıra daha gerileyerek 90.’lığa düşeceğiz.
Yani dünya ortalama kişi başına gelirinin altına inmiş durumdayız.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtiğimizden bu yana hızlı bir erozyon dikkat çekiyor.
Bakınız, bu ekonomi yönetiminin ekonominin e’sini bile bildiğinden şüpheliyiz.
Koskoca ülke bir grup liyakatsiz, komplocu cahilin elinde heder olup gidiyor.
Doları 6’larda tutacağız diye ekonomimize yaptıkları kötülükler ortada.
Sadece Temmuz ayında 12 milyar dolarımızı yaktılar bunlar.
Sonuçta dolar 7.40’ları geçti.
2019’dan beri ekonomiyi doların seviyesinden ibaret zanneden bu cahil yönetim tamı tamına 120 milyar dolarımızı çöpe attı resmen.
Merkez Bankasının kendisine ait olmayan emanet dövizler bir kenara bırakılırsa gerçek rezervi eksi 32 milyar dolar düzeyindedir.
Bu tam bir felakettir.
Ekonomi başta olmak üzere bütün alanlarda ortaya çıkan ağır faturanın sorumlusu bu koalisyon hükümetidir.
Ortaya çıkan krizin a’dan z’ye bütün sorumluları Ankara’dadır. Bu ekonomik depremin merkez üssü de Beştepe’dir.
Daha da kötüsü bu kriz bizatihi bu demokrasiden nasibini almamış, şeffaflıktan nasibini almamış, hukuk devletini ortadan kaldıran liyakatsiz yönetimin bizzat kendi elleriyle icat ettikleri bir krizdir.
Bu kriz icat edilirken milletimizin alnının teriyle biriktirdiği ne varsa heba edilmiştir.
Bu kriz icat edilirken milletimiz ve ülkemiz adeta kobay olarak kullanılmıştır.
İstedikleri kadar propaganda kanallarında akla ziyan saçmalıkları tekrarlasınlar.
İstedikleri kadar milletin belini büken vergileri utanmadan bir de millete bir lütuf gibi yalan söylesinler.
İstedikleri kadar zamlara güncelleme, ekonomik krize ekonomik şahlanma, gelir kaybında ekonomik güçlenme desinler.
Sabah akşam bu palavraları tekrarlayıp dursunlar.
Milletin hafızasını silemezler, milletin vicdanını yok edemezler, bizlerin denetiminden, sorgulamasından ve takibinden kaçamazlar.
İşte yine bir gece yarısı kararnamesiyle bir anda akıl almaz vergiler geldi.
Artık üst sınıf bir tarafa; orta sınıf, kendi halinde eli ayağı düzgün bir araç milyonlarca vatandaşımız için bir hayal halini aldı.
En son 1990’larda bile değil, 1980’lerde, 1970’lerde bir servet ve refah göstergesi olarak görülen araç sahibi olma dünyasına yeniden döndük.
Evet, artık modern dünyada hayatın akışı içerisinde sıradan birer unsur olan araba, cep telefonu, bilgisayar birer lüks ve servet ürününe döndü.
Temiz bir arabaya binmek isteyen bir vatandaş akıl almaz rakamları gözden çıkarmak zorundadır.
Çocuğuna düzgün bir bilgisayar almak isteyen bir aile kara kara düşünmek zorundadır.
Çocuğuna makul bir cep telefonu almak için kendi halinde bir ailenin bir yıl boyunca tasarruf etmesi gerekmektedir.
Bunların hayal ettiği Türkiye içine kapanmış, asgari yaşam kalitesinin lüks olarak görüldüğü bir Türkiye’dir.
"YAPTIKLARINI BİLEREK YAPIYORLARSA İHANETTİR"
Bu koalisyon iktidarı hızla Türkiye’de ortalama yaşam kalitesini asgari ücret seviyesine indirmek için canla başla uğraşmaktadır.
Ne yaptıklarının farkında değillerse bir felaket, yaptıklarını bilerek yapıyorlarsa ise ülkeye ve millete ihanettir.
Buna müsaade etmeyeceğiz.
Bu yıkımı Türkiye hak etmiyor.
Bütün bu sorunlara rağmen, biz yarınlarımıza umutla bakıyoruz.
Çünkü milletimize ve ülkemize güveniyoruz.
Çünkü sizlere, kadromuza güveniyoruz.
Milletimiz müsterih olsun,
Gelecek Partisi ülkemizin, ekonomimizin bu sorumsuz iktidar tarafından uçuruma sürüklenmesine seyirci kalmayacak.
Türkiye’nin en kıymetli ve en tecrübeli ekibiyle ekonomimizi, demokrasimizi bu liyakatsiz ve ciddiyetsiz yönetimin maceralarından, saçmalıklarından kurtaracağız.
Bu zor günlerden elbette çıkış vardır,
Türkiye’nin çözülmeyecek sorunu yoktur,
Sorunları çözemeyen bir iktidar vardır.
Ülkemizin GELECEĞİNİN PARLAK olduğuna inanın,
Her zaman söylediğimiz gibi, “hiçbir şey bitmedi, her şey bu gün burada yeni başlıyor”.
Allah’a emanet olun...
Bu haber hakkında düşüncelerinizi yorum kısmında belirtebilirsiniz!